14/5/2006 - SELÇUKLULAR DÖNEMİ
Üstünlüğün artık bariz bir şekilde doğuya geçmeye başladığı XI.Asır başlarında, Anadolu’nun doğu sınırlarında tarihin seyrini değiştirebilecek kabiliyette, doğum sancısı şeklinde heyecanlı bir kıpırdanma tezâhür etmektedir.
Bu devir, tarihî kimliğimizin meydana gelip, kemale ermesi bakımından olduğu gibi, asırlar sonrası bazı önemli olaylara zemin teşkil etmesi bakımından da çok önemli ve ilginç bir takım olaylarla dolu olup, bizler için derinlemesine incelenmesi gerekmektedir.
a-Türklerin İslamiyeti kabul etmeleri:
Arapların Çinlilerle yaptığı Talas savaşında, ezeli düşmanlarına karşı Arapların yanında yer alan Türkler,bu suretle ilk olarak İslamla tanışma fırsatı buldularsa da asıl toplu olarak bu dini kabul etmeleri Karahanlılar zamanına rastlar.
Türklerin İslâm’ı kabul etmeleri başlı başına bir olay olup anlatmaya sayfalar yetmez. Ancak şimdilik Türkler’in kendi dinleri ile bir çok (Tevhid esası, Kurban, Ahiret ve ruhun bekası, göğün katları, cihad Vb.) ortak noktaları olduğu için ve kılıç zoru ile değil gönüllü olarak topluca Müslüman olduklarını belirtelim.
Göktürk Hakanı Bilge Kağan’ın Orhun kitabelerinde belirttiği tavsiyesine uyarak göçebe hayatı bırakıp yerleşik düzene geçen ve siyasi birliği sağlayan Türkler Cihan hakimiyetine nereden başlayacakları konusunda kararsız durumda iken, İslâmı seçmeleri ile bu düğüm kendiliğinden çözülür ve sebeplerini birazdan açıklayacağımız şekilde Batı’ya yönelmeye başlarlar.
b-Dandanakan savaşı:
Asya’da hükümranlık iddiasında bulunan iki Müslüman Türk devleti olan Selçuklular ile Gazneliler arasında hüküm süren çekişme, nihayet Dandanakan savaşında Oğuz soyunun temsilcisi olan Selçukluların galibiyeti ile sonuçlanır.
Gazneliler’e karşı küçük Oğuz ordusunun bu zaferi, kimsenin hatır ve hayalinden geçemezdi. Oğuzların partiyi kaybettikleri, hiç Horasan’a inmemiş gibi bir istikballe Aral gölü etrafındaki bozkırlara atılacağına herkes emindi. Yalnız Selçuklular bunun aksini düşünüyorlar ve bu düşüncelerine inanıyorlardı.
Dandanakan Türk tarihinin İstanbul’un fethi ve Malazgirt’ten sonra en mühim hadisesidir. Filhakika bin yıl kapalı kıtalarda dolaşan Türkler, Dandanakan ile bir hamlede açık denizlere inmişlerdir. Dandanakan, Osmanlı cihan devletinin kurulmasının uzak sebeplerini hazırlamış, bu inanılmaz mucizeyi mümkün kılmıştır. Bu suretle tarihin dengesi altüst olmuş, mecrası değişmiştir.
c-Büyük Türk muhacereti:
Türk milletinin İslâm dünyasına hakimiyetleri, İslâmiyeti kabul etmeleri ile başlayan büyük Türk muhaceretinin tabii bir neticesidir. Özellikle Anadolu’nun Türkleşmesine sebep olan bu büyük muhaceret olayı olmasaydı ne Selçuklu devleti, ne de Türk hakimiyeti söz konusu olurdu. Bu önemi dolayısıyla bu göçler hakkında esaslı bilgi edinmek, bu tarihî dönüm noktasının ve halkımızın gerçek kökenini öğrenmek bakımından bir zaruriyet olduğu inancındayım.
10.Asır başlarında Çin ve Mançurya’da kurulan Kıtay Devleti 924 de Orhun vadisine saldırarak, zaten yoğunlaşan nüfusları ve bollaşan hayvanları ile daralan yerlerinde sıkışan Türkleri, yurtlarını bırakıp Batı’ya göç etmelerine mecbur etti. Bu hareket sırasında Türk kavimleri arasındaki kaynaşma sonunda Şaman dinine mensup Başkırdlar, Peçenekler, Macarlar ve Bulgarlar 932 de Karadeniz üzerinden Avrupa ve Balkanlar’a göç ederler.
11.Asır başlarında Kıtaylar’ın, diğer Doğu Türkleri ile beraber Kıpçak, Karluk ve Oğuzlar’a baskı yapmaları sonucu, 2.bir göç dalgasına sebep oldu. Bu göçler Müslüman Oğuzlar’ın (Türkmenler) Selçuklular idaresinde İslâm dünyasına hakim olmalarına imkân verirken, Şaman (Peçenek,Uz ve Kıpçak) Türkler de Hazar ve Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa ve Balkanlar’a göçüyorlardı.
Bütün Avrupa’yı tedirgin eden Şaman Türklerinin bu göçler sonunda Balkanlarda meydana getirdiği hakimiyet uzun sürmez. Bizans bunları (1123) ortadan kaldırıp bir kısmını Balkanlar ve Anadolu’da sınır boylarında iskân eder.
Şaman dinine mensup olan bu Türk boyları zamanla Hiristiyanlığı kabul ederek kimliklerini kaybetmişlerdir. Ancak Rumeli’deki bu Türk nüfusu, daha sonra buraya gelen Türkmenler tarafından Müslüman edilmişlerdir. Y.Ziya Yörükân, Rumeli’ye geçen bu Türkmenlerin kâmilen Yörük adını almış olduklarını belirtiyor. Fakat Rumeli’deki kadim yerli Türkler’e bazı yerlerde Gacal, Çatak, Aryan, Pomak ve Bulgar gibi değişik adlar verilmiş
d-Anadolu’nun Müslüman-Türk yurdu haline gelmesi:
Bu göçlerin bizce asıl önemlisi, Hazar’ın güneyinden Anadolu’ya akın eden Müslüman Oğuzlar’ın göçleridir.
Burada enteresan bir nokta da, Türkler’in Batı Milletlerine nazaran, muayyen bir coğrafyada yerleşmekte gecikmiş olmalarıdır. Bu gecikme, asırlarca Asya’da hayvancılığa ve akıncılığa dayanan, “Bozkır Medeniyeti” denilen bir hayat nizâmı içinde yaşamış olmalarından kaynaklanır. Fakat zamanla bu sistemin risklerini anlayarak, VIII.asırdan itibaren, Büyük Göktürk Hakanı Bilge Kağan’ın vasiyetine de uyarak, belirli bir mekânda yerleşip, sürekli devletler kurma amacı güttüler.
Dandanakan savaşından sonra önlerinde hiçbir engel kalmayan Türk boyları hayvanları ile Malazgirt savaşına kadar Anadolu kapılarına gelip dayanırlar. 1018-1021 de Çağrı Bey, 1045 de Kutalmış Bey, 1067 de Afşin Bey Anadolu içlerine sayısız akınlar yapıp, buraların bereketli, yaşamaya uygun güzel bir yer olduğunu ve Rumların da savaşamayacak kadar zayıf oldukları konusunda rapor verirler.
1071 Malazgirt Zaferi ile Bizans ordusu yenilince Anadolu kapıları ardına kadar, heyecanla bekleyen Türk boylarına açılır. Hızla içeri dalan Türkler hiç direnç göstermeyen Anadolu’da o hızla Ankara ve çevresine ulaşırlar. 1073 yılında Ankara Selçuklu Hakimiyetine girer.
1040 Dandanakan zaferi ile başlayıp, 1071 Malazgirt zaferini takip eden yıllarda Türkistan, Horasan ve Maveraünnehir’den yapılan göçlerle Anadolu’ nun etnik yapısı da hızla değişir. Artık bu göçler istila ve yağma şeklinde değil, bir yerleşme ve yurt tutma amacıyla yapılmıştır. Böylece Anadolu’nun, yerli (Rum, Ermeni ve Gürcü) nüfusu, Türk nüfusu karşısında çok azınlıkta kalmıştır.
Bu göçebe Türkmenler hakkında Rumların davranışları da kayda değer. Önceden Türkmen akınlarından şikâyet eden Rumlar, Beylik kurulduktan sonra davranışlarını derhal değiştirip, Bizans’ın baskısı idaresi yerine bu Türkmenler’in hakimiyetini seçiyor, adalet ve güvene kavuşacaklarını umuyorlardı.
İşte Moğollarla Türkler arasındaki esaslı fark budur. Nitekim Selçuklu beylerinin ayrı ayrı Türkmen istilası ilk zamanlarda mecburen bir takım akın ve yağmalara sebep olmuş, fakat devlet kurulunca herşey düzelmiştir. Halbuki Moğol istilası bir devlet idaresinde büyük ordular vasıtası ile ve bir nüfus hareketi olmaksızın, toptan yağma, kıtal ve tahripler eşliğinde yapılmıştı.
Bu büyük farka genellikle dikkat edilmezken, yalnız Rus alimi W.Barthold, Türklerin demokrat, Moğolların da aristokrat bir devlet idaresine sahip olduklarını, Türk beylerinin mevki ve asaletlerine rağmen, Moğollar gibi halka hakaretle bakmadıklarını, bilakis devletin kuruluş ve yükselişinde halka birinci derecede mevki verdiklerini belirtmiştir.
Kesif Türk muhacereti, Anadolu’yu,11.Asrın son çeyreğinde tamamen bir Türk ülkesi yapmıştır. İslâmiyet’in Orta Asya’da kuvvetlendiği 11. asırdan itibaren bilhassa Buhara ve Semerkant gibi ilim ve kültür merkezlerinden gelen ve “Horasan Erenleri” denen ateşli propogandacı derviş gaziler, imânlarını bu aşiretlere aşılayarak onlara kolayca hükmederler. Emirleri altına giren kitleye önce “Cihad” ve “İ’lâ-yı Kelimetullah” umdelerini aşılıyor, sonra bu umdelerin tahakkuku için, gerekli bilgi ve beceriyi veriyor, yol gösteriyor, teşkilâtlandırıp sevk ve idare ediyorlardı. .”Alp” ve “Abdal” gibi ünvanlar da taşıyan bu mürşidler, önce harb ile Bizans topraklarını işgal ediyor, sonra oraların Türk-İslâm toprağı (Dâr-üs Sulh) haline gelmesi için muazzam bir faaliyete girişiyorlardı.
Tarihin en dikkate şâyan hadiselerinden biri olan bu faaliyet, büyük bir enerji ve mâşerî bir dehâ ile, en müsbet şekilde ve en kısa zamanda netice veriyordu. Hoca Ahmet Yesevî Hazretlerinin talebeleri olduklarını bahsettiğimiz ve aralarında Mevlana Celaleddin Rumî, Hacı Bektaşî ve Şeyh Aliyyüs Semerkandî gibi önderlerin de bulunduğu bu manevî mimarlar Anadolu’ya Türk-İslâm mührünün vurulmasında bizce en etkin rolü oynamışlardır.
Asırlar süren Türk-Arap akınları, zaten Anadolu’da Rum ve Ermeniler’in köy hayatını temelinden yıkmıştı. Rum ve Ermeni yerli halk, Türk akınları karşısında önce müstahkem kale ve şehirlere, oradan da daha sonra sahillere çekilmişler, böylece Orta Anadolu tamamen Türkleşmiştir.
Doğudan gelen Türk göçmenler, ileri, Bizans sınırı üzerindeki vilâyetlere iskân edilmişlerdi. Bunlar proniyelik vazifesi gördükleri için, bütün enerji kudretleri ile bu topraklara yerleşmişler, saf Türk kültürünü temsil etmişler ve Batı Anadolu Türk beyliklerinin nüvesi olmuşlardır.
Moğol istilâsı ile Kuzeybatı Anadolu’ya yerleşen taptaze göçebe kuvvetler, nisbeten hayatiyetini kaybetmiş yerleşik Türklerden daha canlı ve ateşle hududu muhafaza ediyorlardı. Bunların, anayurtlarını müstevliye bırakmanın kompleksi içinde cihada sarıldıkları muhakkaktır.
Bu yıllarda Kuzeybatı Anadolu’da dünya çapında gelişme istidadı gösteren bir herc ü merç mevcut idi. Bu konuda fazla bir bilgi olmamasına karşı, bu bölgede teşekkül eden dini tarikatlerin, sosyal kitleyi sevk ettikleri muhakkaktı.
Oğuzların Bozok gurubuna mensup 12 boy Kuzey Anadolu, Üçok gurubuna mensup 12 boy da Güney Anadolu’nun çeşitli bölgelerine yerleşmişlerdir. Türkiye’ ye yerleşen en kalabalık boy, Selçukluların başında bulunduğu Kınık boyudur. Asalette birinci telâkki edilen ve Osmanoğullarının başında bulunduğu Kayılar, daha sonra Afşar ve Bayındırlar da yoğun olarak geldiler. Kınıklar özellikle Kızılırmak çevresini işgal etmişlerdir.
Oğuz aşiretleri uygun yerleşim yerlerinde iskân edildikten sonra buralara genellikle kendi soyları ile ilgili isimler vermeye başladılar. Çevredeki köylerden Kınık, İğmir, Iğdır, biraz daha ilerlerde Kızık, Çamlıdere’de Peçenek, Bayındır, Çubuk’da Çavundur, Ayaş’da Bayat gibi köyler Oğuz boyu isimlerini taşımaktadır. Bunun yanında köyün kurucusu olduğu bilinen Dervişlerin isimlerini alan, kendi köyümüz olduğu gibi Taşlı Şeyhler, Ali Dede Şeyhler, Yuva Şeyh, Otacı Şeyh köylerini sayabiliriz. Ayrıca içindeki türbeden veya Alperenlik literatüründen isim alan Erenköy, Tekke gibi köyler de var.
Bozkır kavmi olduğu için önceleri düzlük yerlere yerleşen Oğuzlar, nüfusları çok artınca, dağlara da yayılmaya başlamışlardır.
Selahattin Koçyiğit’ e göre, Orta Asya’dan en son Kıpçak Türkleri’nin bir kolu olan Çıtaklar ilçemize yerleşmiş. Yazar, sadece ilçemizde değil, Anadolu’nun pek çok yerinde Çıtak olarak bilinen aile ve yer ismi var olduğunu belirtiyor. Türkmenistan’da görev yapan hemşehrimiz Yusuf Akgül ise, Orta Asya’da Çıtak sözünün, “Çotak” haliyle halâ kullanıldığından bahsediyor.
Burada Anadolu’nun Müslüman Türk kimliği kazanmasında manevi mimar olarak rol oynayan Derviş Gaziler hakkında geniş bir sayfa açmak istiyorum.
Horasan’da Yesevî tarikatının kurucusu Pirî Türkistan Hacı Ahmet Yesevî, ve çevresindekiler, İslâm inancıyla Türk geleneklerini kaynaştırarak bir sentez meydana getirmişler ve İslâm’ı samimiyetle kabul etmişlerdi.
İslâmî Türk kültürünün mimarı sayılan bu gurup, kültürümüzün temel taşları olan unsurları, İslâm gibi sağlam bir harçla örmüşler, sonsuza dek yıkılmayacak dayanıklı bir yapı meydana getirmişlerdi. Sentezci, yani iki farklı unsuru tek bütün haline getiren rolleri ile, tarihte isimlendirilirken de bu rollerini aksettirirler.
Alperen ismi, bu özelliklerin hepsini en iyi şekilde ifadelendiren bir sıfattır. Alp; yiğit, mert, savaşçı demektir. Eren ise, Allah yolunda belli bir mertebeye erişmiş, kendini Allah yoluna adamış kişi anlamındadır. İlk bakışta çok farklı duran bu iki kelimenin, bazı insanların şahıslarında somutlaştığını görürüz.
Alplik, İslam öncesi Türklerde bir unvan veya savaşçılığı ifade eden bir sıfat olarak kullanılıyordu. Türkler’in İslâm’ı kabulu ile Anadolu’da eli kılıçlı bazı din adamlarının, tasavvuf erbabının faaliyete geçtiği görülür. Bu insanlar İslâm’ın yayılması için ellerinden gelen gayreti gösteriyor, kimi sözle kimi zaman kılıçla mücadele ediyorlardı. Söz gibi soyut bir kavramı, kılıç gibi somut bir varlıkla birleştiren bu insanlara,herhalde “Alperen” den daha güzel bir sıfat verilemezdi.
Aşık Paşazade’nin “Gâziyan-ı Rum”,diğer kaynakların Alpler-Alperenler gibi ünvanlarla zikrettikleri bu zümre, yalnız Anadolu Selçuklularının çökme devrinde değil, daha ilk Anadolu fütühatı esnasında da mevcut bir sosyal kurum idi.
İslâm’dan önce Türklerde “kahraman, cengâver” anlamına gelen ve prenslere de verilen Alp ünvanı, İslâm’dan sonra, hatta Müslüman Türk devletlerinin resmî ünvanlarında bile devam etmişti. Fakat İslâm’ı kabul ettikten sonra yalnızca “Gazi” lâkabı kullanılmış.
Aşık Paşazade ayrıca Alperen olmak için, kuvvetli yürek, pazu kuvveti, gayret, iyi bir at, özel bir elbise, yay, iyi bir kılıç, süngü ve iyi bir arkadaş olmak üzere dokuz şartın arandığını da kaydediyor.
Kırmızı Ebe’nin de içinde bulunduğunu var saydığımız “Bacıyân-ı Rum” zümresi, tarihçilerden sadece Aşık Paşazade’nin kayıtlarında geçiyor. Bu kadınlar uc beyliklerindeki Türkmen kabilelerin silâhlı ve cengâverleri olarak anlatılıyor.
Alplik ile Erenliği şahsında birleştirip, Anadolu’nun fethinde ordu içinde yer alan, diğer zamanlarda tekkelerde öğrenci yetiştiren bu seçkinler, kendilerinden sonra gelenlere yol göstermişlerdir. Alperenlik,yüksek ahlâk ve savaşçı ruh isteyen bir mertebedir. Onlar İslâm’ın yoğurduğu çelik gibi bir şahsiyete ve yılmaz bir savaşçı iradeye sahiptirler. Halk arasında öyle kabul görmüşlerdir ki, çoğu dağ başlarında olan türbeleri bile bu gün pek çok insanın ziyaretgâhı halindedir.
Derviş Gâziler, 11.12. ve 13.asırlarda, Anadolu’da henüz fethedilmemiş olan yörelere, yol ağızlarına, boğazlara tekkelerini kurmuşlardır. Bu Tekkeler Türk ordusunun karakolu durumundaydı.
Bu dervişler Hiristiyan ülkeleri, kısa zamanda Türk toprağı olarak devlet sınırları içine dahil etmişlerdir. Savaşçı niteliklerinden dolayı Alperenler, kültür tarihimizde “Kolonizatör Türk Dervişleri” olarak da anılmaktadırlar.
Ahmet Yesevî’ den aldıkları ilhamla yola çıkan bu şahısların, kılıç ve sözleri olduğunu belirtmiştik. Fakat onların sözle yaptıkları cihad daha dikkat çekicidir. Dünya tarihinde diğer fetihlerden sonra meydana gelen ayaklanma ve direnmeler olurken, bu Derviş Gaziler, Anadolu’daki yerli halkın ruh dünyasını ele geçirdikleri için herhangi bir direnme ile karşılanılmamıştır.
Hoca Ahmet Yesevî’nin talebeleri olan Derviş Gâziler, bir çarık bir asa, birkaç baş hayvan ile yerleştikleri yerlerde, ilkin yerli halkdan biraz uzak, tereddüt içinde geçen bir zamandan sonra yerli halka yapılan karşılıksız iyilik ve yardımlarla meydana gelen güvene dayalı dostluk, asırlarca sürecek, kardeşce bir arada yaşama düzeninin temelini oluşturur. O Cennetmekân Derviş Gâzilerin tesis ettiği sıcaklık ile, Bizans’ın zulmünden bunalan yerli halk, Türkmen göçü dalgasına hiç direnç göstermez ve zamanla sosyal bir kaynaşma meydana gelir.
Batılı kaynakların: ”Türkler, yerli halkı Bizans’ın zulüm ve fenalıklarından korumak için, tanrı tarafından gönderilmişdir.” Diye bahsettiği Türk Beğleri, Moğollar gibi yerli halkı asla hakir görmeyip, onlara insanca yaklaştılar.
Üzerinde yaşadığımız ve “Anadolu” olarak isimlendirdiğimiz toprakların Bizans dönemindeki adı; Lâtince “Güneşin doğduğu yer” anlamına gelen Anatolia’ dır. İslâm tarihi kaynaklarında ise Diyar-ı Rum (Rum ülkesi) olaerak geçen bu ellere Anadolu isminin verilmesi, mutasavvıf Derviş Gâzilerin diliyle olmuştur.
Bu Derviş Gâzi’lerden biri de, bugün Taşlıca Köyü’müzde medfûn bulunan Kırgız Ebe ve oğlu Oruç Gâzi’dir. Bu iki Türk-İslâm mücâhidinin kabirleri sanki, halâ o eski yaşadıkları yeri geçmişte olduğu gibi bugün de muhafaza etmek ister gibi köyün girişinde ve çıkışındadır. Kaynaklara göre Kızılcahamam’ın, kaydı
bulunan en eski Türk-İslâm yerleşim yeri olduğu bilinen Taşlıca Köyü’nde vuku bulan ve yaşadığımız bu topraklara Anadolu isminin verilmesine vesile olan menkıbenin geniş seyri kitabımızın turizm bölümünde ele alınmıştır
Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat (1220-1237) ordusu ile seferde iken yolu üzerindeki Taşlıca’ya uğrar ve burada Kırgız Ebe’nin, askerlere ayran ikrâm ettiği sırada gösterdiği keramet karşılığı, Kırgız Ebe’nin dileği üzerine buraları onun evlatlarına yurtluk olarak bağışlar. Köye de vergi muafiyeti tanınır.
Taşlıca Köyü’ne tanınan bu vergi muâfiyeti Osmanlılar döneminde de yürürlükte kalıp, Cumhuriyet’e kadar devam eder ve 1925 sonrası siyasî, sosyal ve ekonomik düzenlemeler çerçevesinde kaldırılır.
Keramet ehli biri olmasından dolayı, Allah’ın veli kulları arasında olan Kırmızı Ebe ve ailesinin, sıradan bir göçmen ailesi olmayıp, Hacı Ahmet Yesevî’ nin talebelerinden birisi olduğu hükmünü çıkarabiliriz. Bu topraklara yerleştiği tarih olarak da, Melik Mesud’un Ankara’nın kuzeyini fethettiği 1197 veya sonraki 5-10 yıl olarak söylememiz mümkündür.
Çünkü, bu tarihler, Hacı Ahmet Yesevî’nin, talebelerine vasiyeti üzerine ölümünden (1166) sonra Anadolu’ya gelmiş olabilecekleri tarihlere yakındır. İkinci bir hareket noktası da, Kırmızı Ebe’nin,Hacı Ahmet Yesevî’nin,yıllar önce Türkistan’da gösterdiğine benzer bir keramet göstermiş olmasıdır ki, bu özelliğin kendisine Hacı Ahmet Yesevî’den tevarüs etmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Azı çok etme kerameti, manevî yönü çok fazla kişilerde görülen bir haldir.
Tarihin akışına dönersek,1176 Miryakefalon zaferinden sonra, 2.Kılıçaslan töre gereği ülkeyi oğulları arasında pay ederken Ankara ve kuzeyini (Çankırı ve Kastamonu dahil) oğlu Ankara meliki Muiniddin Mesud’a bıraktığını görüyoruz.
Melik Mesud, Bizans’a karşı Sakarya vadisine kadar yaptığı fetihlerle, 1197 de Devrek’i Türk topraklarına katar. Devrek’in fethi,Gerede ve Yabanâbad’ın bu tarihten önce veya en azından aynı yıl Selçuklu hakimiyetine girdiğini gösterir.
Bu dönemlerde Ankara ve Kastamonu çevresine dağınık halde 100.000 çadırlık (=400. 000 kişi) Kayı Türkmen topluluğu yerleştirilmiştir.
En önemli Anadolu beyliklerinden olan Candaroğulları Beyliği’nin sınırları içinde bulunan Yabanâbad, beyliğin başta Osmanlılar olmak üzere diğer beyliklerle irtibat noktasında ve aynı zamanda beyliğin eğitim ve kültür merkezidir. Bu dönemde daha da önem kazanan Yabanâbad’ın kuzey (Güvem) bölgesinin idaresi, Candaroğlu İsfendiyar Bey tarafından oğlu Hızır Bey’e verilmek istenir. Buna karşı çıkan öteki oğlu Kasım Bey’in Osmanlılar’a başvurması sonucu Çelebi Mehmet’in bölgeye yürümesi üzerine, bölge idaresi Kasım Bey’in üzerinde kalır. (1417)
Moğollarla yapılan Kösedağ Savaşı’nda Selçuklular’ın yenilmesi sonucu, 1243-1277 arası Ankara Moğol hakimiyetine girer. Bu yıllarda Moğol baskısından kaçan Türkmenler, ilk fetih dönemlerinde olduğu gibi büyük gruplar halinde Anadolu’ya girdiler. Bu göç ile,sahip oldukları menkul kıymetleri ile az çok müreffeh bir takım köylü halk, zengin tüccarlarla beraber, Moğol saldırısından kaçan çok sayıda ilim adamı, sanatkâr, dinî lider, şeyh, derviş ve baba Türkistan ve Horasan’dan Anadolu’ya geldi ve bu göç dalgasından sonra Türkler Anadolu’da % 85-90 (Özellikle köylerde % 100 e yakın) bir yoğunluğa sahip oldular.
Bu şekilde Anadolu’ya gelen başka bir zümre de göçebelerdir. Bunlar ayrı ayrı yayla ve kışlaklarda yaşayan yarı göçebe unsurlardır. Kendi ihtiyaçları kadar biraz ziraatle meşgul olmakla beraber, bilhassa hayvan sürüleri yetiştiriyorlar, Orta-Asya’dan getirdikleri halıcılık ve nakliyecilik de onlar için mütemmim bir üretim vasıtası oluyordu. O zamanlar Anadolu’nun pek meşhur olan atlarını yetiştirenler, halılarını dokuyanlar bunlardı.
12.asrın sonlarına doğru, yıllar süren fütühat ve istiladan sonra nüfus yavaş yavaş oturmaya başlar. Köyler önemli bir çoğunluk idi. Orta-Asya’da köyde yaşayanlar, göçlerden sonra Anadolu’da da derhal köyler kurup zirai üretime başladılar. Bu arada gayrimüslimlerin kurdukları köyler de zamanla Türkleşti. Köyler özellikle ticaret yolları, büyük şehirlerin çevresi ve maden bölgelerinde kurulmuşlardı. Fakat yol güzergâhındaki köyler daima tahribata uğruyorlardı.
Köylerde kendi toprağını işleyen az sayıda çiftçiden başka, toprak sahibi olmayıp belli bir ücret karşılığı rençberlik edenler veya başkasının toprağını kendi sermaye ve gücü ile işleyerek yarıcılıkta bulunanlar da vardır ki, köy halkının çoğunluğunu teşkil ediyorlardı. Bunlardan başka köy arazisinin büyük kısmını kendi ellerinde toplayarak onları rençberlerle işleten, yarıcılığa veren, sayıları az da olsa bir köy aristokrasisi mevcut idi. Bunlar köyün hakiki hakimleri idi.
Köylerde kendi toprağını işleyen az sayıda çiftçiden başka, toprak sahibi olmayıp belli bir ücret karşılığı rençberlik edenler veya başkasının toprağını kendi sermaye ve gücü ile işleyerek yarıcılıkta bulunanlar da vardır ki, köy halkının çoğunluğunu teşkil ediyorlardı. Bunlardan başka köy arazisinin büyük kısmını kendi ellerinde toplayarak onları rençberlerle işleten, yarıcılığa veren, sayıları az da olsa bir köy aristokrasisi mevcut idi. Bunlar köyün hakiki hakimleri idi.
Y.Ziya Yörükân, bu dönem Anadolu’sundaki köylü kesimini; Türkler (Eskiden burada bulunmuş ve Türkmenler geldikten sonra Müslüman olmuşlar), Türkmenler ve Yörükler olmak üzere üç kısımda inceliyor. İfadesine göre Türkmen ve Yörükler Anadolu’ya sonradan, muhtemelen Türk muhacereti sırasında geldiler.
Selçuklu idaresi, harp ve anarşi neticesinde zarara uğrayan, dağılan köyleri mümkün olduğu kadar himayeye, belli bir zaman için vergiden muaf tutmaya, hatta onları tohumluk ve çift hayvanları ile donatmaya dikkat ediyorlardı.
Oğuzlar’ın önemli bir kolu olan Kayılar, Selçuklular devrinde genel Oğuz muhaceretine katılarak Batı’ya gelmişler, Anadolu’ya gelenler muhtelif parçalara ayrılarak çok dağınık sahalarda yerleşmişlerdir. Özellikle Amasya, Çorum, Çankırı, Kuzeybatı Ankara, Bolu, Eskişehir, Muğla, Burdur, İsparta ve Bilecik çevresinde yoğunluk görülüyor. Buralarda hala Kayı isimli köyler var.
Yabanâbad’da ilk meskenleşme büyük çapta çiftlikler şeklinde olup, az sayıda da mezraa bulunmaktadır. Anadolu’daki iskân şekilleri içinde en eski ve köklü ünitelerden biri olan çiftlikler, çok defa bir veya birkaç ailenin geçimini ve yerleşimini sağlayan, genişçe bir toprak parçası üzerinde kurulmuş küçük bir yerleşim alanı ve iskân tipidir. Yabanâbad’daki çiftlikler muhtemelen, bu gün köylülerin verana / viran dedikleri, eski Bizans veya daha eski iskân yerlerinin uzantısıdır. Bunların bir kısmı babadan oğula intikal ederken, bir kısmı da daha sonra vakfa dönüştürülmüşlerdir.
Anadolu’nun fethinin ardından, iskânın öncüleri Derviş Gazi’lerdir. Bu gün en eski iskân kaydı Taşlıca Köyü’ne aittir ve Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’ ın (1220-1237), o zaman bölgede yerleşmiş olan Kırgız Ebe’ nin oğlu Oruç Gazi’ye köy arazisini çiftlik olarak vakfettiğini gösteren vakfiyedir.
Bütün bunlara karşı Yabanâbad’da Türk Köyleri, Vakıf veya Tımar Çiftlikleri’ nin etrafına kurulmuştur diyebiliriz. Kendilerini emniyete almak için göçebe Türk aileler, başka yerlerden gelerek çiftliklerin etrafına yerleşip, zamanla buraların köy olmalarını sağlamışlardır. Prof Dr. Fuat Köprülü’ ye göre Ankara Savaşı’ ndan sonra, Çelebi Mehmet idaresi altında bulunan yerlerde kurduğu tımarlar sayesinde, kardeşlerine karşı başarı kazanmış ve padişah olmuştur.
Kösedağ Savaşı’nda Selçuklular’ın yenilmesi sonucu, 1243-1277 arası Ankara Moğol hakimiyetine girer. Bu yıllarda Moğol baskısından kaçan Türkmenler, ilk fetih dönemlerinde olduğu gibi büyük gruplar halinde Anadolu’ya girdiler.
Moğollar’ da önce Anadolu’ya gelmiş olan çok sayıda dinî lider, şeyh, derviş ve baba, yeni gelen ve yarı Şamanist olan bu Türkmenlere İslâm İnancını tam olarak benimsettiler ve uclarda ki savaş kutsal bir anlam kazandı. Bu durum da yayılmayı artırdı. Bu ikinci göç dalgasından sonra Türkler Anadolu’da % 85-90 (köylerde % 100 e yakın) bir yoğunluğa sahip oldular. Ankara’da İlhanlılar (1304-1344) devresindeki bu hakimiyet Eretna Devleti kurulana kadar devam eder (1304) ve Ankara’da Osmanlılar’a kadar sürecek bir Ahî yönetimi kurulur.
|